Londra’yı sevmek için 10 neden: 1 Mayıs Salı günü İngiliz gazetelerinin manşetlerinde şöyle diyordu: “Londra, tarihinde ilk kez, dünyada ziyaret edilecek en iyi destinasyonlar arasında yer aldı”.  Bu büyük haberdi çünkü Londra’yı kimileri pek sevmez. Bir kere havası kötüdür, pistir. Sürekli yağmur yağar, gökyüzü maviden çok gridir. Sonra pahalıdır. Belki de dünyada en pahalı şehirdir. Ben Londra’ya bundan 7 ay önce yerleştim. Samimi söylemem gerekirse öncesinde defalarca gelmiş pek bir şey anlamamıştım. Ama meğer yabancı şehirleri, özellikle de Londra gibilerini, anlamanın yolu o şehirde yaşamaktan geçermiş. Yaşamaya sabırsızsan yaşayanlar yol gösterirmiş. Bilmem siz hiç Londra’ya geldiniz mi? Gelmemişseniz ya da gelmiş ama pek bir şey bulamamışsanız hazırladığım şu listeye bir göz atın.

londra yi sevmek icin 10 neden
Londra’yı sevmek için 10 neden

Londra’yı sevmek için 10 neden:

1. Olimpiyatlar var(dı 2012 de) 🙂

Malumunuz bu yıl Olimpiyatlar Londra’da. Şehir uzun süredir hummalı bir biçimde bu dev organizasyona hazırlanıyor. Hazırlıklar tamam sayılır. Şu sıralar toplu taşıma araçlarına konulan ek seferler test ediliyor. 27 Temmuz’da start verecek oyunlar 12 Ağustos’a kadar devam edecek. Londra ahalisini zorlu bir sınav bekliyor. Şehir kalabalıkla boğuşacak ama bir o kadar da şenlikli olacak. Çünkü sadece oyunlar değil etrafında bir dizi etkinlik de planlandı. Örneğin açılış Hyde Park’ta Duran Duran’ın konseriyle olacak. Açılış konserinde Duran Duran ile birlikte Britanya’nın diğer 3 ulusunu temsilen Snow Patrol (Kuzey İrlanda), Stereophonics (Galler ) ve Paolo Nutini (İskoçya) de sahne alacak. Kapanışıysa yine Hyde Park’ta Brit kalplerin sevgilisi Blur yapacak. Hyde Park’taki konserler, şehrin belli başlı lokasyonlarında dev ekranlardan da canlı yayınlanacak.

2. Şahane konserler var

Londra konser şehri. Muhteşem konser mekanları var ve aklınıza kim gelirse, herkesin yolu önce buradan geçiyor. Bu yaz da yine şahane isimler var. Örneğin Chris Cornell geliyor. Songbook’uyla 12 Haziran’da Londra Palladium’da olacak. White Stripes, Dead Weather ile tanıdığımız Jack White, Blunderbuss adlı yeni solo albümüyle 22 Haziran’da HMV Hammersmith Apollo’da. 3 Haziran’da Lynrd Skynrd, 6 Haziran’da Slash ve 30 Temmuz’da solo olarak Eddie Vedder yine aynı mekanda sahne alacak isimlerden.

Southbank Center 1993’den bu yana, ünlü müzisyenlerin yönettiği şahane bir festivale evsahipliği yapıyor. Her yıl bir sanatçı beğendiği, sevdiği müzisyenleri davet ediyor ve birlikte çalıyorlar. Meltdown adı altında vuku bulan bu festivalin bu yılki organizatörü Mercury ödüllü I am a Bird,  The Crying Light gibi albümleriyle sevilen Anthony Johnsons. Anthony’nin 1-12 Ağustos tarihleri arasında gerçekleşecek festivalinde Björk, Yoko Ono, Rufus Wainwright, CocoRosie, Lou Reed gibi isimler yer alacak.

Londra’daki konserler bunlarla sınırlı değil tabi. Daha çok şey var. Caz var, klasik müzik var, bir dolu başka güzel festival var. O kadar çok ki hepsini yazmam için Emrah’ın bana ayrı bir blog açması gerekir.

3. Bedavaya sanat var

Londra’da müthiş müzeler var. Ve hepsi bedava! Tate Modern var mesela. Avrupa’nın en önemli çağdaş sanat müzelerinden biri. Koleksiyonu, 1900’lerden günümüze kusursuz bir çağdaş sanat yolculuğu sunuyor. Ayrıca kaçırılmayacak sergilere ev sahipliği yapıyor. Bu yaz Damien Hirst var.

1500’lerden günümüze Britanya sanatına dair müthiş bir koleksiyona sahip diğer Tate; Tate Britain’da 15 Haziran’a kadar Picasso var. British Museum’un etnografya koleksiyonu meraklısına çok şey vadediyor. National Portrait Museum favorilerimden. Sürekli koleksiyonu popüler Brit isimlerin portrelerinden oluşuyor. Kraliyet ailesi de var David Bowie de! Ayrıca burada da şahane sergiler oluyor. BP Portrait Award sergisi çok ses getirenlerden. Genç portre sanatçılarının eserlerinin yer aldığı sergi, 21 Haziran’da başlıyor ve Eylül sonuna kadar devam ediyor.

National Science Museum ilim irfan meraklılarına. V&A, Royal Academy of Arts… daha pek çokları var. Ayrıca yüzlerce galeri var. Hayward Gallery, Saatchi ve Hauser&Wirth mutlaka uğranılacaklar listesinden…  Ve bence en şahanesi Londra’da bol bol Street Art var. Efsane Banksy başta olmak üzere dünyaca ünlü grafiti sanatçılarının şaheserleri, şehrin sokaklarını müzeye çevirmiş durumda.

4. Yıldızların altında tiyatro var

Picasso’nun Olga’sını bulduğu sahneler, Londra’yı Londra yapan unsurların başında geliyor. Londra deyince müzikallerden, tiyatrodan, operadan, danstan; sahne sanatlarının her türlüsünden söz etmek şart! Bu yaz yine şahane şovlar var. Müzikaller tarafında Lion King, Singing in The Rain gibi klasikler devam ediyor. Tiyatro sahnelerinde 2012 yazının öne çıkanları arasında The Sunshine Boys var. Meşhur Savoy Theatre’daki oyunun başrolünde Danny De Vito var. National Theatre’da Monte Cristo Kontu, London Road, Atinalı Timon gibi klasikleri izlemek mümkün.

En güzeli Londra’da açık havada tiyatro var! Bu şahane aktivitenin en kıymetli adresiyse Globe. Globe, orijinal Shakespeare tiyatrosunun bir zamanlar bulunduğu yerde, Thames’in hemen kıyısında London Bridge’de, aslına sadık kalınarak yapılmış. Orijinal tiyatro 1613 yılında yanmış. Bugünkü Globe ise aktör ve yönetmen Sam Wanamaker tarafından 1997 yılında inşa edilmiş ve Londra ahalisinin yeniden hizmetine sunulmuş. Globe’da yaz gecelerinde Shakespeare oyunları izleniyor. Açık havada yıldızların altında tiyatro, paha biçilmez!  Sezon 7 Haziran’da başlıyor.

5. Efsaneler var

Jack the Ripper! Nam-ı değer Karındeşen Jack, Londra’nın en ünlü efsanelerinden. 1888 yılının ikinci yarısında, o zamanlar Londra’nın izbe semtlerinden biri olan Whitechapel’da vahşi cinayetler işleyen seri katilin haltları, bugün bile İngiliz dedektiflerini ve bilim adamlarını meşgul ediyor.

Jack the Ripper en çok cinayet yönetiminden ötürü meşhur. Kurbanlarını önce boğazlayarak etkisiz hale getiriyor daha sonra da boğazlarını kulaklarına kadar kesiyor. Ufak tefek değişikliklerle beraber kurbanların tamamına yakınının karnı ve cinsel organları deşilmiş, bazı organları çalınmış, bazen de burun ve/veya kulakları kesilmiş bulunuyor.

Jack the Ripper’ın dolaştığı sokaklar günümüzde artık pek izbe değil ama gece karanlık çökünce hala pek tekin değil ve Viktoryan 18.yy taş binalar arasında Jack’in hayaletine rastlanabileceği söyleniyor. Hayaletin peşine düşmek isteyenler için özel turlar da var. Bu turlardan en popüleriyle ilgili detaylı bilgiyi http://www.jack-the-ripper-walk.co.uk’da bulabilirsiniz.

6. Parklar, hiç bitmeyen sonbahar var

Elif Şafak bir söyleşisinde Londra hakkında konuşuyor, “Londra’ya gidecek olanlara neler tavsiye edersiniz?” sorusuna şu cevabı veriyordu:

“Şehrin parklarında ve meydanlarında oturup hiçbir şey yapmadan durmalarını. Londra çok yeşil bir yer, şehir düzenlemesi çok özenle yapılmış. Parklar, yürüyüş alanları, göller… Hani hep koşturuyoruz ya, hani hep acelemiz var ya, bir yerlere yetişme mecburiyeti… Sadece durmak iyi gelir bazen.”

Londra’da gerçekten şahane parklar var. Durmadan yağmur yağdığı için bu parklar hep yemyeşil. Bilinen büyük parklar kraliyet himayesinde. En ünlüsü Hyde Park, en büyüğü adı park olmasına rağmen kendisi bildiğiniz orman olan Richmond Park. Kensington Gardens tropik çiçekleriyle ünlü. Regent’s Park Londra’ya tepeden bakan ve etrafında Gwen Stefani, Gwyneth Paltrow gibi ünlülerin oturduğu Primrose Hill’iyle biliniyor. Greenwich Park benim en sevdiğim. Bir zamanlar Kral VIII. Henry’nin en sevdiği sarayının bahçesi olan bu parkta bir rasathane yer alıyor, ayrıca bir saat müzesi var. 0 noktası buradan geçiyor. Bizim algıladığımız zamanın başlangıcı burası.

Ve melankoli sevenler bilir, sonbaharda durmak iyidir. Londra’da da her mevsim sonbahar!


7. Boris’in bisikletleri var

Çocukken yazları en büyük eğlencemiz bisikletlerimize atlayıp maceralı yolculuklara çıkmaktı. İlk bisikletim kardeşimle ortak kullandığımız sarı kırmızı bir BMX’di. Sonra o büyüyüp bisiklete adamakıllı el koyunca bana yenisi alındı. Beldesan Kuğu!

8
0’lerde kız çocuklarının rüyalarını süsleyen bisiklet. Havalı lise yıllarında bisikletle arama mesafe girdi. Artık yazlık eve pek gitmiyorduk, bisiklete binmek yerine başka şeylerin peşinde koşuyordum. Üniversite yıllarımda Büyükada yeniden bisikletle aramızı yaptı. Londra’ya geldikten sonraysa artık bisiklete binmek için uzun yolculuklar yapmama gerek kalmadı. Bisiklet hayatımın bir parçası oldu. Boris sayesinde.

Boris Johnson, Londra’nın belediye başkanı. Hali hazırda İngiltere’nin politik arenasında en renkli simalardan biri. Sadece kızıl dağınık saçları, heyecanlı konuşmaları nedeniyle değil cin fikirli projeleriyle de hayli dikkat çekici bir şahsiyet. Ve son cin fikri tartışmasız iyi fikir!

Boris Ingiltere’nin en büyük bankalarından Barclays’i arkasına alıp bir şehir bisikleti projesi inşa etti. Şehrin her yerine bisiklet istasyonları kurdu. Bu istasyonlardan bisiklet kiralayıp şehirde nereye gitmek isterseniz gidiyorsunuz. Bisiklet için günlük 1 pound deposit ödeniyor. Sonra saat başı ücret tarifesi var. Çok pahalı da sayılmaz.

8. Kitapçılar, plakçılar, marketler var

Londra’da sokak pazarları ikoniktir. Her semtte her gün bir tanesine rastlarsınız. Market adı verilen bu pazarların tezgahlarında türlü türlü şeyler satılır. Mesela London Bridge’deki Borough Market’de gurme lezzetler var. Ev yapımı zeytinyağları, çeşit çeşit reçeller, peynirler, şaraplar, aklınıza ne gelirse… Brixton Electric Avenue’daki market pek etnik. Bölgede ağırlıklı Afrika ve Karayip kökenliler yaşıyor ve bu markette de daha çok Afrika ve Karayipler’den yerel sebze meyvelerle ucuza eşyalar satılıyor. Spitalfields Market şehir merkezinin en havalı marketlerinden. Hackney’deki Broadway Market en sevdiklerimden. London Fields’den Regent’s Cannal’a uzanan küçük bir caddede kuruluyor. Eski zamanlarda burada sadece meyve sebze pazarı kurulurmuş. Şimdilerdeyse tezgahlarında sadece meyve sebze değil çiçekler, ekmekler, kitaplar, plaklar da bulmak mümkün.

Londra’da şahane kitapçılar var. Marketlerde eski kitapları bulabiliyorsunuz, bağımsız kitapçılarda aradığınız her şeyi. Ayrıca Waterstones, Foyles gibi zincirler de pek güzel. Ve tabi plakçılar… Şu sıralar plak olayı yeniden moda oldu. Meraklısı için özetle söyleyebileceğim şu: Londra aradığınız cevher!

9. Her milletten insan var

Bir gün Charing Cross’ta kitapçıları dolaşıyorum. Birden bir kitapçının vitrininde gözüme bir kitap ilişti. Kapağında şöyle diyordu: “LONDRALILAR Onu seven, nefret eden, yaşayan, terk eden ve özleyenlerce anlatıldığı üzere Şimdinin Londra’sında gece ve gündüz-“

Hard cover 436 sayfalık bir başyapıt. Yazarı Craig Taylor Kanada’da doğmuş büyümüş ve 2000 yılında yolu bir şekilde Londra’ya düşmüş.

Taylor, Londra için fiiller şehri diyor. Çok doğru tespit!

Bir Londralının en iyi tarifi etraftaki insanlardır. Metro trenlerine doluşan insanlar, Tesco’nun kasa kuyruklarında bekleyen insanlar, ücretsiz akşam gazetesini kapışan insanlar, parklarda oturan insanlar, nedenleri ve nereden geldikleri önemli olmaksızın gülen, merdivenin sol tarafından inen, yürüyen, koşan, cep telefonlarıyla konuşan insanlar…

Londra’da her dilden her dinden her milletten insana rastlarsınız. O kadar kozmopolit ki kendinizi asla yabancı hissetmezsiniz.


10. Londra’ya Easyjet’in Ucuz uçak bileti var

İstanbul’dan Londra’ya uçuş yaklaşık 3 buçuk saat sürüyor. Atatürk havalimanından uçuyorsanız bu süre şu sıralar rötarlar nedeniyle bir miktar uzamış durumda. Easyjet Londra uçuşlarının favorisi. Fiyat esnekliği pek cazip. Tek sorun sadece Sabiha Gökçen’den uçuyor.  Luton ya da Gatwich havalimanlarına iniyor. Şu sıralar THY de Easyjet’in fiyatlarıyla yarışır durumda. Yeni seferler koydular. Ben en son gidiş-dönüş 154 pounda uçtum. THY uçakları genellikle Heathrow’a iniyor. Atlasjet bir diğer seçenek. Onlar da genellikle Stansted’e iniyor. Gatwich’den şehir merkezine ulaşım trenle yaklaşık yarım saat. Heathrow’dan metro var. Son tren 23:50 dolaylarında. Stansted’den ise şehir merkezine en kolay ulaşım otobüsle. Taksi biraz tuzlu ama vaktim az, param bol diyorsanız Londra’nın meşhur “black cab”leri her havalimanında emrinize amade.

http://www.birinciblog.com/londrayi-sevmek-icin-10-neden/

 

Bir cevap yazın